Seğirme
mandalina kabuğu rendelediğim sabahlar bakma yüzüme.
çok tanıdık oluyorum öyleleri.
yıllar önce bisikletin tekerleğine aynı boncuğu taktığın
mahalle arkadaşı gibi.
sonra büyüdük de annelerimiz birbirimizle oynamayı
yasakladı hani.
sonrası altın günleri, dibi tutmuş pilavlar
ve salonun ortasında oynayan kızanlar…
bir mahalle parodisiydi aslında özgeçmişimiz,
hurşit abinin esnafa içirdiği karbonatlı çayların
köpüğü kadar gülebildiğimiz.
ben ne zaman lodosun arkasına sığınsam,
sen taşlamaya başlardın trenleri.
ve hiçbir zaman gitmeyecekti, feci yorgun bedenlerimizin
demir zırhlı engelleri.
98 Fahrenheit
Kar. Yılın bu zamanı, tam da gerdanımdan bir ter damlası göğüslerimin arasından kayarken, karı hatırlamam olağan bir durum gibi görünmese de soğuğun iliklerime işlemesi hep güneşi gördüğümü sandığım zamanlara denk düşmüştür.
İnsanlar ikiye ayrılır: Sıcağı soğuğa yeğleyenler ve soğuğu sıcağa yeğleyenler. Soğuğu sıcağa yeğleyenler de ikiye ayrılır: Üşümeyi terlemeye yeğleyenler ve üşümemek için kat kat giyinenler.
Bense, kollarımı ve bacaklarımı olabildiğince açmış ve sırtımı kara vermişken iliklerime işleyen soğuğun bileklerimi sızlatmasına aldırmadan bu kış, önümüzdeki yazın gelişini
Güzel Bir Şarkının İçinde Ne Kadar Kokain Olur, Bertrand?
Sokak alabildiğine beyaz. Gözümü alıyor kaldırımlar. Sokak lambaları, tabelalar, spotlar… Kadınların çantalarının terli koltukaltlarına sürtünüşünü duyuyorum her adımlarında. Adamların gömlek ceplerindeki on altı haneli nüfus cüzdanları… Bir vitrinden izlemek taş sokağı. Üzerimdeki elbise çok dar olduğundan ve sırtındaki fermuarı tek başına kapatmak mümkün olmadığından satılamıyor bir türlü. Koca camın diğer ucunda gözlerimin önünden bir sürü insan geçiyor, köpekler görüyorum, kediler. Çocuklar, anneler, babalar, sevgililer, aileler, evsizler, tefeciler, çiçekçiler, işçiler, çöpçüler, sabırsızlar, telaşlılar, kızgınlar, huzursuzlar, heyecanlılar,
Sütaş’ın İnekleri ve Anlamlandıramadığım Gerçekler
Bir zamanlar oldukça güzel ve zekice yapılmış reklamlar vardı. Bazıları beni salya sümük ağlatır, bazılarıysa gülmekten kırardı. Çoğu kişinin aksine televizyonu izlemekteki birkaç amacımdan biri reklamlardır. Onları üstü kapalı verilen mesajlara ya da hoşlandığın kişiye hoşlandığını söyleyemediğince senden hoşlanması için güzel özelliklerini yansıtmaya çalışmandaki çabana benzetirim. Bazıları “kimse beni anlamıyor” tribinde ergenlerken, bazıları “seni çok mutlu edeceğim bebeğim” diyen yiğitler oluverirler gözümde.
Çoğu zaman olduğu gibi reklamlardan konu açıldığı bir sohbette arkadaşım Molped reklamlarına ne kadar
Sigara içmek öldürür! Başka şeyler de öyle…
Bugün vizyondaki filmlerden uzun süredir ilk defa bu kadar merak ettiğim bir filmi izledim. Ve hayal kırıklığına da uğramadım, hatta beklentimin üzerinde bir filmdi diyebilirim. Elbette bu yazıda filmden bahsetmeyeceğim. Yalnızca izlememin üzerinden üç saat geçtikten sonra kafama dank ettirdiği gerçeğin duygu yoğunluğuyla yazıyorum bu yazıyı.
“Büyüyünce ne olacaksın” diye sormaktan henüz vazgeçmişlerdi ki yazar olmaya karar vermiştim. Yazarlığın bir meslek olmadığını çok sonra idrak edecek ve hedefimi editörlüğe yöneltecektim. Kısacası, yapacağım işin adı ne olursa olsun




